MEDYA TAKİP-2
LEVEL
Haziran 2010
Röportaj:Doruk Akyıldız
Fotoğraflar: Zeynel Abidin Ağgül
O, beyaz camın “aydınlık” yüzlerinden biri… Ele avuca sığmayan, haşarı, ezber bozmayı alışkanlık haline getirmiş bir televizyon programcısı… Ve karşınızda Gülhan Şen…
Doruk Akyıldız: Geniş kitlelerce tanınman “Zamanın Ruhu: Zeitgeist” isimli televizyon programı ile oldu. Sohbetimize, “hikayenin” öncesini senden dinleyerek başlayalım istiyorum; Gülhan Şen, hangi yollardan geçerek bugüne geldi?
Gülhan Şen: Aslında tam tamına 12 yıldır televizyon dünyasının içindeyim. Oysa ki insanlar beni ekranda ilk kez gördüklerinde “bu kız da nereden çıktı” gibi bir algıya kapıldılar. Belki de benim bir takım “bağlantılar”, “torpiller” vasıtasıyla beyaz camda yer bulduğumu düşündüler. Nihayetinde karşılarında sarışın, mavi gözlü, eğlenceli, cıvıl cıvıl bir kız vardı… Ancak ben tanınmadan önce de uzun yıllar televizyonculuk yapmıştım… Hikaye ise şöyle: İstanbul Üniversitesi Radyo Televizyon ve Sinema bölümü mezunuyum. Öğrenciliğimin ilk yılında çalışmaya başladım. HBB, TRT gibi kanallarda staj yaptım. Daha sonrasında BRT kanalında muhabir olarak çalışmaya başladım ve uzun sayılabilecek bir süre habercilik yaptım. Ardından Star Tv’de dış haberler departmanında görev aldım. Ne var ki bir süre sonra haberciliğin, kendimi iyi ifade edemediğim bir mecra olduğunu düşünmeye başladım. Çünkü, haber yapmak normatif bir iş ve bir takım prensipleri var. Dolayısıyla ben de bir arayışa girdim. Netice olarak CNN TÜRK’e programcı olarak geçiş yaptım. Bu kanalda genelde belgesel programlar üzerine çalıştım; yapımcılık, yönetmenlik, sunuculuk yaptım… Programcılığa geçiş yaptıktan sonra çalıştığım tüm yapımlar, deyim yerindeyse “tek kişilik orkestra” anlayışıyla hazırlandı; bir başka ifade şekliyle de her aşamasında benim varolduğum işler oldu, olmaya da devam ediyor…
DA: Peki bu bir seçim mi? Yaptığın işlerin her aşamasında bulunmaktan söz ediyorum…
GŞ:Kesinlikle öyle… Muhakkak kollektif işlerin de ayrı bir keyfi var. Ancak sadece bir kişinin üslubunu, tarzını, özgünlüğünü ortaya koymak istiyorsanız, o kişinin yapılan işin her evresinde bulunması gerekiyor. Sonuçta o programın kurgusundan, sunuş şekline, sunucunun kıyafetlerinden, hareketlerine kadar kullanılan her enstrüman, büyük fotoğrafın tamamlayıcı unsurları… Benim yaptığım işlerde de bu öğelerin hepsi bana ait, beni anlatıyor…Sıkça sorulduğu için söylüyorum: evet programa renk katan “espriler” de tamamen bana ait! Aslında espri yapmak için söylemiyorum onları, bir durumla ilgili o an kafamda canlanan olayların komik versiyonlarını sesli olarak aktarıyorum sadece…
Gülhan’ın Oyun Dünyası
God Of War, Sly Cooper, Heavy Rain,
Patapon, Guitar Hero, Little Big Planet,
Heavenly Sword
DA: Zamanın Ruhu: Zeitgeist… Bu programın senin kariyerinde bir dönüm noktası olduğunu düşünüyorum. Her anlamda çok başarılı ve farklı bir işti. Oldukça fazla takipçisi vardı. Nasıl hayata geçti Zamanın Ruhu: Zeitgeist projesi?
GŞ: Ben, sevdiği işi yapan ve sevdiği işi de kendi tarzında yapan biriyim. Dolayısıyla belki de özgün bir çok işin kaderinde olduğu gibi Zeitgeist’ın da geniş kitlelerce benimsenmesi “underground” bir süreç sonunda oldu diyebilirim. Kulaktan kulağa duyuldu, bilinir oldu… (Cevabının bu noktasından itibaren, bildiğiniz Gülhan Şen gülümsemesiyle anlatmaya devam ediyor– Doruk) Ben program çekimleri esnasında hep kendi kendime “takılıyormuş” hissine kapılıyordum. Açıkçası bu kadar insanın beni anlayacağı, seveceği beklentilerim dahilinde değildi. Tüm sevenlerimin başımın üstünde yeri var muhakkak… “Zeitgeist”ın hayata geçişinin öyküsü ise şöyle; CNN TURK’de çalışırken Tv8’le bir şekilde bağlantıya geçtik. Bu bağlantının sonrasında yapılan görüşmeler esnasında Tv8 yöneticilerine “Size bir program yapacağım ancak işin hiçbir aşamasında, hiçbir şekilde bana karışılmayacak.” dedim ve “Sadece bu koşullar altında çalışırım” diye de ekledim. Onlar da bana “Hadi yap da görelim bakalım” karşılığını verdiler. Ben de peşi sıra bir demo program hazırladım. Ardından kanalın yöneticileri programı beğendiklerini ve farklı bulduklarını söyleyip, bu işi yapmaya karar verdiklerini dile getirdiler. Ben inanamadım, ilk tepkim: “Ya ciddi misiniz, emin misiniz?” şeklinde oldu, sonrası da bilinen hikaye işte… Program başladı, sevildi, ben tanındım…
DA: Zeitgeist’ı takiben, yine Tv8 ekranlarında yayımlanan “Bayanlar Baylar” isimli bir yarışma programında Ziya Kürküt ile birlikte sunuculuk yaptın. Adı geçen prodüksiyonda seni görmek beni şaşırtmıştı, senin adına doğru bir seçim olmadığı kanaatindeyim. Bu konuda sen neler söylemek istersin?
GŞ:Ben benim programcılık anlayışımla örtüşmeyen işleri kabul etmiyorum, yapmıyorum. O program ise kanalın beni daha geniş kitlelere tanıtmak için özellikle kadrosunda olmamı istediği bir projeydi. Ben de, kulvarımın dışında kalan bir işi deneyimlemek adına teklifi kabul etmiştim. Ancak beni iyi anlatan bir iş olup olmadığına dair zihnimde her daim soru işaretleri vardı. Sonuçta da beklediğim oldu ve benim izleyici kitlem bu projeyi sevmedi.
DA: Orjinal bir iş değildi…
GŞ: Evet, değildi… Bir de öyle sanıyorum ki, ben başkasının yanında olmuyorum. (Gülümsüyor-Doruk). Sanırım seyircilerim her zaman beni bir projenin parçası olarak değil de temeli olarak görmek istiyorlar.
DA: Gelelim bugüne… Gülhan’ın Galaksi Rehberi adında, geçmişteki benzerlerine kıyasla oldukça çarpıcı, kaliteli ve izafi olarak da marjinal bir gezi programı yapıyorsun. Sorum şu olacak; seni Zamanın Ruhu gibi — tabiri caizse — kemikleşmiş izleyici kitlesine sahip bir programı bitirip, gezi programı yapmaya iten ana etken neydi?
GŞ: Zamanın Ruhu –senin de daha önce dile getirdiğin gibi– benim adıma önemli bir dönüm noktasıydı. Bende de yeri farklıdır… Ancak ben, devamlı yeni şeyler denemek isteyen, merakını hiç kaybetmeyen biriyim. Bu durumumu, “çocuk merakı” hatta “kedi merakı” olarak adlandırıyorum. Tamam, “Zamanın Ruhu: Zeitgeist” izleyici tarafından çok sevilmişti ama ne var ki ben, yeni bir proje yapma, deneme isteğime karşı koyamıyordum. Benim için bu istek ve merak, aynı zamanda önemli bir riski de beraberinde getiriyordu. Çünkü hali hazırda yaptığım program çok tutulmuştu ve onu bitirip yeni bir programa başlamak kariyerim adına iyi olmayan sonuçlar doğurabilirdi. Yine de Gülhan’ın Galaksi Rehberi’ni yapmaya karar verdim ve başladım; biraz da kendi tarzımı törpüleyerek… Çünkü Zeitgeist’da kimi zaman Tim Burton’a, kimi zaman Alan Parsons Project’e kendimce göndermeler yapma gibi lükslerim vardı. Kısacası kafama göre takılabiliyordum. Ancak Gülhan’ın Galaksi Rehberi bir gezi programı olması nedeniyle, doğal olarak daha geniş bir izleyici skalasına sahip olacaktı. Ben de “genel izleyici kitlesi”nin beğenilerine, algısına göre uyarlama ihtiyacı hissettim tarzımı…
Gülhan’ın Kitap Dünyası
Adam Fever-Olasılıksız, Trevanian-Şibumi
Alain de Button-Felsefenin Tesellisi, Richard Adams-Watership Tepesi
Jostein Gaarder-Sofi’nin Dünyası, Douglas Adams-Otostopçu’nun Galaksi Rehberi
DA: Biz, bir oyun dergisi olduğumuz için, zaman zaman dergi yazarlarına “oyun oynayıp para kazanıyorsunuz; ne güzel” gibi anlamsız eleştiriler geliyor. Senin de “Dünyayı geziyorsun, bir de üstüne para kazanıyorsun” benzer cümlelere maruz kaldığın oluyor mu?
GŞ: (Kahkahalar atıyor ve cevaplıyor-Doruk)
Sıklıkla… Yaptığım işi, televizyonda yayımlanan 30 dakikadan ibaret sananların sayısı hiç de az değil. İşin, deyim yerindeyse “amelelik” kısmını bilmiyorlar ya da görmek istemiyorlar… Bu nedenle bazen -şaka olarak söyleyenler bir yana– pervasızca konuşma hakkını kendilerinde görenler oluyor.
Gülhan’ın Müzik Dünyası
Prodigy, Metallica, Jethro Tull, Pink Martini, Rammstein, Infected Mushroom
DA: Oyunlarla ilgili konuşmaya başlamadan önce, yeni projelerin olup olmadığını ögrenmek istiyorum…
GŞ:Evet, var… Bir show programı yapmayı planlıyorum.
DA: Talk show mu?
GŞ: Hayır… “Şov” kelimesinin hakkını veren bir şov programı… Bu programın içeriği ise belli bir tema üzerinde kurulu skeçlerden, alternatif oyunlardan, absürd yarışmalardan oluşacak. Konuklarla gerçekleştirilecek sohbetler belirlenen enteresan konseptler etrafında şekillecek. Örneğin; bir şarkıcı sadece albümünü ve yeni şarkılarını tanıtmaya gelmeyecek, şova katkısı olacak, farklı yeteneklerini de sergileme imkanı bulacak. Adı bile hazır: Stardust (Yıldız Tozu)… Öte yandan tüm bunları “showgirl” kavramıyla da bire bir örtüşen bir yapıda sunmayı öngördüğümün altını çizmeliyim. Bu ceptekilerden biri… Bir diğeri de, LEVEL okuyucularının ilgisini çekebilecek bir konsepte sahip. Pc’lerde “point and click” oyunları vardır ya, işte onların televizyon uyarlaması olacak; biraz maliyetli bir iş olsa da gelecekte bu projeyi de hayata geçirebilmeyi umuyorum…
Bu cevabın ardından oyunlar üzerine konuşmaya başlıyoruz… Gülhan, kendini “tam bir oyun manyağı” olarak tanımlıyor. Teknoloji meraklısı olduğunu da araya sıkıştırmayı da ihmal etmiyor… Gülhan’ın PSP’si de, PS2’si de PS3’ü de, Xbox’ı da Wii’si de varmış. PC’de de, telefonda da oyun oynarmış… Şu sözü oyunlarla olan ilişkisini gayet iyi özetliyor kanımca: “Nerede oyun varsa, nerede oyun oynanıyorsa, nereye oyun kuruluyorsa eğer, ben oradayım.”
Guitar Hero’ya ayrı bir başlık açmayı da ihmal etmiyor ve söz konusu oyunda kompetan olduğunu vurguluyor. Hatta “baka, yalan söylemiyorum” edasıyla IPhone’nuna sarılıp bu oyunda yaptığı, sonra da telefonuna kayıt ettiği skorları gösteriyor bana… Nothing Else Matters: 88.000, For Whom The Bell Tolls:110.000… Tüm bunları çocuksu bir heyecanla anlattığını, gözlerinin içinin güldüğünü dile getirmeden edemeyeceğim…
Oyunlarla ilgili sohbetin ardından, biraz hayattan, biraz Türkiye’deki televizyonculuk anlayışından laflıyoruz. Peşi sıra, kayıt cihazımın “Stop” düğmesine basıyorum ve röportaj sona eriyor. Gülhan’la röportajı gerçekleştirdiğimiz mekandan çıkıyoruz. Kısa bir süre yürüyoruz, ardından vedalaşıyoruz.…
Taksi bekliyorum, gelmiyor. Sabırsızım; maça yetişmem gerekli. Zihnimde devamlı şu soru yankılanıyor: Kim şampiyon olacak? Taksi geliyor, biniyorum. İstikamet Taksim…Mayıs’ın 16’sında, benim adıma harika sonlanacak bir Pazar günü…
MAG
Ocak 2010
Röportaj: Ufuk Eryılmaz
Fotoğraflar: Zeynel Abidin Ağgül
BEYAZ CAMIN NEŞELİ YÜZÜ
Tv8’de “Gülhan’ın Galaksi Rehberi” adlı gezi programını hazırlayıp sunan aynı zamanda da yöneten, tabir-i caizse on parmağında on marifet olan Gülhan Şen şimdi de Kanal(i)zasyon filmiyle beyaz perdede arz-ı endam ediyor. Televizyonun sıra dışı, deli dolu, neşeli sunucusu Gülhan Şen’le MAG Okurlarına özel bir röportaj ve fotoğraf çekimi gerçekleştirdik…
Öncelikle sizi biraz tanıyabilir miyiz?
Valla süper bir insanım, ne diyeyim! Pat diye kendini tanıt deyince ne diyeceğimi bilemedim… O zaman varoluş aşamamdan başlayayım bari. 1978’de Bulgaristan’ın Şumen kentinde doğmuşum… İlkokulu orada okudum… Çocukluğum Alice Harikalar Diyarı‘nda gibi geçti; ormandan çiçek ve mantar toplayıp, köyümüzdeki kiraz ağaçlarının tepelerinde kiraz yiyerek veya yemyeşil tarlaların içinde koşuşturup oyunlar oynayarak… Sonra masal değişti… Ülkede bazı sevimsiz gelişmeler yaşanmaya başlandı… Başta Türkler olmak üzere azınlıkların isimleri değiştirildi, milli geleneklerini ve dini ibadetlerini yerine getirmeleri yasaklandı, bariz bir asimilasyon politikası uygulandı… 1989’da da zorunlu göçe tabi tutulduk, ailemle birlikte herşeyi ardımızda bırakarak Türkiye’ye göç ettik… Burada hayatımın başka bir perdesi başladı haliyle…
Neler yaşadınız buraya gelince, adaptasyon süreci zor oldu mu?
Pek kolay olduğu söylenemez… Buraya göç ederken bankalardaki paralarımıza bile el koymuşlardı ve sadece belli miktarda parayla çıkış yapmamıza izin verdiler… İlk önce Kırklareli Kızılay Çadırı‘nda kaldık bir süre… “Şen” soyadını burada aldık çünkü Bulgaristan’da babanızın ve dedenizin adıyla anılıyorsunuz, soyadı yok. Sonra İstanbul’a geldik. Ailem kendi eğitim seviyelerinin çok altında işlere girip çalıştılar geçinmek için. Yine de maddi sorunlar yüzünden sıkıntılar çektik. 5 – 6 sene sonra zar zor topladıkları paralarla çok köhne de olsa bir ev almaya çalıştı ailem. Meğerse emlakçı aynı evi 5 kişiye daha satıp kaçmış! Şok şok şok! Tam taşındık birileri geldi kapıya “siz kimsiniz çıkın evimizden” diye, “ama tapu var bizde” diyoruz, “bizde de var” diyorlar… İki gün sonra başkaları geliyor siz kimsiniz diye… Dolandırıldık, bir kez daha dibe vurduk. Ailem geri dönmek ve dönmemek konusunda fikir ayrılıkları nedeniyle parçalanma aşamasına bile geldi ama yeniden tutunmaya çalıştık. Ancak 10 — 15 sene sonra zorluk dönemini aşabildik diyebilirim. Bu kısmı biraz Cinderella masalının acıklı kısmı gibi…
Şu anda Tv8 için “Gülhan’ın Galaksi Rehberi” adlı yapımı hazırlayıp sunuyorsunuz. Bu proje nasıl gerçekleşti?
Daha önce Tv8’e “Zamanın Ruhu:Zeitgeist” adında özellikle genç kitlenin çok sevdiği bir aktüalite programı yapmıştım. İki sezon yayınlandıktan sonra yeni bir projeye başlamanın zamanı geldi diye düşündüm. Çünkü ben sürekli yeni ve heyecan verici birşeyler yapmak isterim. Bir iş tuttu oh ne ala yan gelip yatayım onunla geçinip gideyim mantığı beni daraltır. Herşey tadında kalmalı, hatırlandığında özlemle anılmalı isterim… 10 yıldır bazı kişiler aynı tartışma, aynı şov, aynı müzik programlarını yapıyor farkında mıyız? Neden? Çünkü tutmuş işi yapmak riske girip yeni projeler denemekten daha kolay… Sonunda ne oluyor, hep aynı şeyleri izliyoruz… Bana bir televizyoncu olarak bu çok sıkıcı geliyor. Ben de Tv8’e bu duygular ışığında yeni projemi önerdim ve kabul edildi. Gezi programı televizyonda yeni bir format değil elbette ama bazı formatları farklı kılan şey onu sunan kişinin bakış açısı ve tarzıdır. Kanal yönetimi de bana bu konuda güvendi sağolsunlar… Bakın Acun Ilıcalı da yurtdışında çok izlenen programları alıp yapıyor mesela ama bir noktada takılıp kalmıyor, sürekli farklı programlar peşinde koşuyor ve en azından ekranda değişik işler yer buluyor. Ben diğer baskın televizyon figürlerinin de aynı cesareti göstermesini beklerim.
Televizyonda birçok gezi programı var. “Gülhan’ın Galaksi Rehberi”ni diğerlerinden ayıran şey nedir?
Benim! Programı farklı kılan şey anlatım tarzım… Ben çıkıp ekrandan insanlara ders verir gibi konuşmuyorum… Sunuculuk değil aslında yaptığım şey bu programda, “anlatıcı” demek daha doğru olurdu sanırım. Gördüklerimi, öğrendiklerimi, hissettiklerimi aktarıyorum içimden geldiği gibi. Tıpkı geziye gitmiş, dönünce tüm yaşadıklarını ve öğrendiklerini arkadaşlarına anlatan biri gibi… Televizyonda bazı kalıplar oturmuş, birçok sunucu da sanki mutlaka o şekilde olması gerekiyormuş gibi kendinden önceki örnekleri taklit ediyor ve çoğu iş bir şablondan çıkmış gibi birbirine benziyor… Neden normal hayatta birşeyi anlatırken kurmayacağımız yapay cümleleri seyirciye kuralım ki? Neden normal hayatta konuştuğumuz ve davrandığımız gibi davranmayalım ki? Elbette ki genel toplumsal kuralları da gözeterek diyorum… Ben aklıma eserse çölde kumlarda da yuvarlanıyorum, gördüğüm için heyecanladığım bir yer olursa koşup duvarlarına da sarılıyorum… Ne var bunda? Sunucu ağırbaşlı olacak, sunucu neşeli olmayacak gibi televizyon yasaları mı var? Benim programım beni yansıtıyor, pozitif ve eğlenceli bir tarzı var, izleyene sevinç veriyor… Dolayısıyla seyirci de beni kendilerinden biri hatta arkadaşları, kızları gibi algılıyor… Fark burada, fark aslında televizyon gibi yapay bir dünyada “kendin gibi doğal” olabilmekte…
Seyahat ederek çalışmak dışarıdan çok zevkli bir iş gibi gözüküyor, zor yanları var mı?
Davulun sesi uzaktan hoş gelir, komşunun tavuğu komşuya kaz görünür… Gülhan’ın işinin zor yanlarını bir kameraman bir Allah bilir!… Evet, televizyondan izlerken dünyanın en güzel ve kıyak işi bu herhalde diye düşünmek çok normal. Çünkü ekrandan herşey çok güzel ve keyifli olarak görünüyor… Ne güzel hem geziyor hem de bunun için para alıyor diyor bazıları. Tamam, güzel yanları var elbette ama perde arkasında da inanılmaz bir çalışma ve sıkıntı var bu işin. Bir kere ben sürekli yoğun bir tempoda çalışıyorum; geziler için sponsor ayarlıyorum, gideceğim ülkelerin bilgilerine çalışıyorum, çekim yapacağımız mekanların planlamasını yapıyorum, dönünce kasetlerin deşifresini yapıyorum, programın metinlerini yazıyorum, montajlarını yapıyorum. Her aşamasıyla ilgileniyorum kısacası. Bir elim yağda bir elim balda yan gelip yatmıyorum yani iki anons çekip. İnsanlar bunu kendi tatilleriyle karıştırıyor sanıyorum… Geziyorsun yiyip içiyorsun, eğleniyorsun ya tatilde… Bir de sürekli dünyanın en güzel yerlerine gidip ama tatilde yapabildiğiniz hiçbirşeyi yapamadığınızı düşünün bakalım? Çoğunlukla biz bir şehirde sadece bir gün kalıyoruz ve zamanla yarışarak çekimleri tamamlamaya çalışıyoruz.Yemek yemeye bile fırsat bulamadığımız zamanlar oluyor ister inanın ister inanmayın. Brezilya’ya gittim Copacabana plajına sadece ayaklarımı sokabildim, Paris’e gittim gece Moulin Rouge’da bir gösteri izleyecek zamanımız bile olmadı… Sonuçta bu bir iş ve kafanız sürekli onunla meşgul. Akşam otele gidince de dışarı çıkıp eğlenmek bir yana, hemen uyuyup dinlenip ertesi günkü çekime hazırlanmak zorundasınız… Ama elbette ki bu işin ekran önündeki büyüsünü bozmam asla! Daima eğlenceli bir iş çıkarmaya çalışırım tüm sıkıntılara rağmen… O yüzden varsın her seferinde “ne güzel işi var” desinler, aslında o anda çok hasta olmam, ya da babamı kaybettiğim için derin acılar çekiyor olmam bir tek benim kendi içimde kopan fırtına olmalı…
Başınızdan enteresan olaylar geçti mi?
Geçmez olur mu? İtalya’da yeni yıl gecesi anons yapmak üzere hazırlanırken kaşla göz arasında çantam çalındı mesela. Maddi kayıpların yanı sıra cüzdanımda yıllardır sakladığım manevi değer taşıyan birçok şey gittiği için çok üzüldüm… Bahamalar’a kadar gittik, muhteşem çekimler yaptık, kanala döndük ve kasetlerin hepsi siyah beyaz!…Karnımıza yumruk yemişiz gibi olduk! Aşırı nemli, aşırı soğuk veya sıcak mekanlarda teknik arızlar oluşabiliyor kameralarda. Küçük bir arıza olmuş ve renk değerleri kaydedilememiş, çekimimiz çöpe gitti… Venedik’de kanal turuna çıkıyorduk ve kameraman arkadaşım da çekim yapıyordu, tam o sırada bayanın biri buz gibi havada gondoldan kayıp kanala düştü… Zar zor çıkarabildiler… Sıradışı bir görüntü olduğu ve çektiğimiz halde yayınlamadık çünkü bizden yayınlamamamızı rica etti, çekimi bırakıp bayana yeni kıyafetler filan almaya gittik… Bir de Miami’de bir soygunu engellemiştim… Bulunduğum mağazada iki kişinin hırsızlık yaptığını gördüm, biri görevli bayanı lafa tutarken diğeri de çantasına ne bulursa dolduruyordu…Görevliye bir kağıda not yazarak durumu bildirdim o da bana kağıda “lütfen polis çağırın” diye yazdı… Dışarı çıktım, turistik bir yer olduğu için hemen bir polis ekibi bulup yönlendirdim… Filmlerde gördüğümüz gibi polis mağazaya girip silahını çıkardı ve hırsızlar çantadaki herşeyi boşalttılar…
Bir meslekte başarılı olmanın püf noktaları nelerdir sizce?
Onu sevmek, istemek, sabretmek, küçük güzellikleriyle mutlu olup, büyük zorluklarını görmezden gelebilmek. Tıpkı aşk gibidir iş de… Ondan büyük karşılıklar beklemeden onu tutkuyla sever ve özveriyle yaklaşırsanız başarılı ve mutlu olursunuz… Beklentilerinizi çok yüksek tutar ama karşılığında siz hiç çaba sarf etmezseniz işinizle aşkınız da ölür… Ben bu işi ne kadar seviyorum birinci soru olmalı. İkincisi de ben bu iş için ne kadar yetenekli veya donanımlıyım? Herkes birşeyler yapmak ister ama bir de pratik ve reel anlamdaki gereklilikler var tabii… Sizi kan tutuyorsa doktor olamazsınız, uçak korkunuz varsa hostes olamazsınız değil mi? Kendinizi yetenekli olduğunuz bir alanda donanımlı ve eğitimli hale getirir ve severek yapacağınız bir işe girerseniz başarı mutlaka gelir.
Program yapımcılığı, yönetmenliğini ve sunuculuğunu başarılı bir şekilde yürütüyorsunuz. Her şeye koşturmak zor olmuyor mu?
Yarama tuz basmasanız olmaz mıydı şimdi? Feci şekilde yoğun oluyorum her zaman çünkü işin bir aşaması bitse öteki aşaması yakama yapışıyor ve hiç dur durak yok bana… Normalde bu tarz bir programı en az beş kişilik bir ekibin hazırlaması gerekir ama kameraman arkadaşın dışında sadece ben varım programda… Bu şekilde olması biraz kendi tercihim olarak gelişti aslında çünkü programın her aşamasında aynı dilin ve üslubun olmasını istedim, tamamen beni yansıtmasını istedim… Ama çok zor bir çalışma temposu gerektiriyor bu… Çok şükür ki en azından hayatımın geri kalan aşamalarını kolaylaştıran bir asistanım var… Bu arada bu tempo yetmezmiş gibi bir de “Pürdikkat” adında yeni bir programın sunuculuğunu da yapacağım, nasıl yetişeceğimi bilemiyorum açıkçası…
Televizyonda bu kadar hoş gözükmeyi nasıl başarıyorsunuz?
Hoş gözükmeyi umursamayarak. Bir kadını da, adamı da benim gözümde güzel ve çekici kılan şey onun etrafına yaydığı elektrik, zekası, bilgisi, yetenekleri ve hayatı algılayış biçimidir… Doğal, kendine güvenen, egoları olmayan, olumlu ve yapıcı, farklı olan insanları beğeniyorum. Kendim de bu özelliklere yaklaşmaya çabalıyorum her zaman. Güzellik sizin bir gülüşünüzdeki bakışınızdaki samimiyettir aslında…Güzellik önemli biriymişsin edalarına bürünmemektir. Güzellik güzel olmak için kastığını üstünün başının bas bas bağırmamasıdır… Bir sözünle karşındakinin yüreğine dokunmaktır güzellik. Dünyanın en tipsiz insanı olun bunları yapmayı başarabiliyorsanız en güzel sizsiniz benim için…
Peki ekranda dış görüntünün önemi var mı sizce?
Hiç yok demek yalan ve aptalca olur… Nasıl ki radyodan gelen hoş bir ses sizi etkilerse, televizyon da göze hitap eden bir araç olduğu için ekranda gördüğünüz güzel bir insana da bakar durursunuz. Dış görünüm size artılar katabilir muhakkak ama kalıcı olmak için içini doldurmanız lazım. Çünkü birçok güzel kız var zaten etrafta… Beren Saat mesela, muhteşem bir yüzü var ama oyuncu olarak da başarılı ve yetenekli olmasaydı bir televizyon yarışmasından çıkıp bugünkü star konumuna yükselebilir miydi? Dış görünüm sizin başarınıza katkı sağlayabilir lakin tek başına kısa süreli bir dikkat çekmekten başka işe yaramaz…
Modayı takip ediyor musunuz?
Moda mı? Ah korkarım moda beni takip ediyor! Birkaç yıl önce benim giyim tarzım pek çok kişiye abuk subuk geliyordu, takmış takıştırmış ne bulduysa giymiş gibi bir algı oluşturuyordu bazı izleyicilerde… Kafasında renkli renkli tokalar, ayağında desenli çoraplar, garip aksesuarlar… Şimdi bakıyorum Hollywood’da stil ikonu tabir edilen pek çok yıldız da benzer bir akımı takip ediyor… Benim için moda ya da giyim kuşam her zaman kendimi mutlu hissettiğim renklere, şekle şemale bürünmek demek, sezondaki genel geçer trendleri hiç önemsemiyorum.
İşinizin dışında neler yaparsınız? Hobileriniz nelerdir?
İşimin dışında bir zamanım olduğunu düşünüyorsunuz yani ne güzel… Boş kaldığım nadir zamanlarda ailem ve arkadaşlarımla zaman geçirmeyi seviyorum, boş boş oturup geyik yapmayı, saçmalamayı… Bisiklete biniyorum, bazen Playstation’da takılıyorum, Guitar Hero’ya merak saldım bu aralar özellikle çok fena Metallica çalıyorum vallahi. Kedimle oyun oynuyorum, film izliyorum, internet sitemden izleyicilerime yeni bilgiler yüklemeye çalışıyorum, spora gidiyorum, yeni projeler düşünüyorum. Spesifik bir hobim yok…
Son olarak MAG okurları için ne söylemek istersiniz?
Öncelikle şu ana kadar konuştuğumuz herşeyi okudularsa çok teşekkür ederim, umarım keyif almışlardır. Size de bana böyle güzel ve seçkin bir dergide yer verdiğiniz için çok teşekkür ederim. Okurlarınıza ne mi söylemek isterim? Bir izleyicim bana sormuştu hayat felsefeniz ne diye, ona verdiğim cevabı söylemek isterim: “Şükret ve kalbini daima temiz tut”…
TARAF
21 Aralık 2009
20 SORU
1. En sevdiğiniz kelime nedir?
Zeitgeist
2. Nefret ettiğiniz kelime nedir?
Mrb, Slm, Nbr, Cnm şeklinde yazılmış kelimeler
3. Ne sizi heyecanlandırır?
Evrendeki her mucize
4.Heyecanınızı ne öldürür?
Zamansızlık
5. En sevdiğiniz ses nedir?
Sevdiklerimin sesi
6. Nefret ettiğiniz ses nedir?
Boş konuşan insan sesi
7. Hangi mesleği yapmak istemezsiniz?
Gülmeyi kaldıramayacak meslekleri
8. Hangi doğal yeteneğe sahip olmak isterdiniz?
Orkestra yönetebilmek
9. Kendiniz olmasaydınız kim olurdunuz?
Kedim
10. Nerede yaşamak isterdiniz?
Mutlu olduğum her yerde
11. En önemli kusurunuz nedir?
Duygularını gizleyememek
12.Size en fazla keyif veren kötü huyunuz nedir?
Gerekince müstehzi oluşum
13.Kahramanınız kim?
Pippi Langstrump
14.En çok kullandığınız küfür nedir?
Takoz
15. Şu anki ruh haliniz nasıl?
Muzip
16.Hayat felsefenizi hangi slogan özetler?
Şükret ve kalbini daima temiz tut
17.Mutluluk rüyanız nedir?
Ölümle her şeyin sonlanmadığını öğrenmek
18.Sizce mutsuzluğun tanımı nedir?
Beklentiyle yaşamak
19. Nasıl ölmek isterdiniz?
Huzurlu ve tatlı bir ölüm varsa öyle
20. Öldüğünüzde Tanrı’nın size kapıda ne söylemesini isterdiniz?
Sadece Tanrı’nın bilebileceği bir şey söylemeli ki Tanrı olduğuna inanayım!


























Eveet o ana kadar hepsini okudum ve çok keyif aldım ben teşekkür ederim hatta
Sen paylaşmaya devam et biz okuruz. Ayrıca Pürdikkat hakkında da bir yazı bekliyorum!
Websiteni Twitter’dan takip ediyorum, sırf kendim kullanmak için açtığım bir Twitter hesabı var ve burada ne yayınlanırsa hemen twitliyor ve ben de oradan takip ediyorum. Eğer istersen sen kendin de hazırlayabilirsin. Sanırım bir twitter hesabın var. http://www.dlvr.it websitesinden bir hesap oluşturup Twitter’la eşleştirip , bu web sitesinin RSS Feed’ini oraya kaydedersen burada ne yayınlarsan o twitlenmiş olur, hatta Facebook’a da eşleştirebiliyorsun. Ben kendi Twitter’ımdan zaten takip ediyorum ama sen böyle birşey hazırlayıp insanlara sunarsan tüm followerların ne olup bitiyor görebilir
Bilmem anlatabildim mi? 
Hatta sırf gör diye hazırladım bir tane ama bu mesajı yayınlamazsan istemediğini anlar hemen silerim. İşte linki:
http://twitter.com/gulhantakip
oraya da not düştüm ona ait değildir diye problem olmasın diye.
Jethro Tull Ian Anderson’s Flute Solo 31 07 1976
İzledim süper çalıyooooooooooooooooor!
Ya ben sana aşığım ya! (:
Ya biz çok mu şey istiyoruz, birkaç yorum abiiiiii! Nedir ki?10 – 15 dk… Biz her gün giriyoruz, saatlerce okuyoruz yazılanlarııııı…
(((
LÜTFEN BİRAZ İLGENSEK SİTEYLEEEEEE
:=
:q
=(
Saat 5.30, senin çıkmanı bekliyorum ama sadece 30 dk. yayın yapılıyor. Lütfen bari 2 saat olsun, izleyecek başka birşey yok zaten!
İyi geceler… Kırım programında çalan içinde LUBOF MOYA sözleri geçen, bir bayanın söylediği şarkı vardı. O şarkıyı söyleyeni veya şarkının adını öğrenebilir miyim acaba?
Galatasaray yenildi…
Gülhan evli mi yoksa sevgilisi var mı? Ben de Playstation’ı seviyorum, karşılıklı oynamak en büyük hayalim oldu bunu okuduktan sonra. Sizin okumayacağınız bir not bu
Kardeş Youtube’a “Ey Güzel Kırım” yazarsan çıkar
St Petersburg’u tanıttığı bölümde Hermitage Müzesi’ni gezerken çalan ve Rusça olduğunu tahmin ettiğim şarkıyı bilen varsa beni bilgilendirebilir mi??
Ya şu programın sonunda çalan şarkıyı o kadar aradım ama bulamadım. Edwyn Collins değil. Başka bir şarkı. Bilen varsa lütfen söylesin…
Gülhan ruhuna sevdalandım, bana dikkat et, valla bir gün yolunu keserim takoz hesabı
Ha sevdalın varsa kusura bakma… O eleman da halden anlar eminim…
Zaten reddedilmek daha tatlı
GGR’nin sonundaki müziği merak ediyorum. Ses sanki Rihanna gibi geldi bana… Hareketli güzel bir şarkıyı arıyorum yardımlarınızı bekliyorum.
Merhaba Gülhan… 2 seneye yakın seni tv’den takip eden bir izleyicinim. Seni cana yakın, samimi, doğal buluyordum, sanki tv’de izlediğim biri değildin de mahallemizden biriydin. Bu düşüncem Medya Kralı isimli programı izleyince tamamen değişti. O programda (seni kırmak istemiyorum) klasik her kanalda olan sarışın şımarık kızlar gibiydin. Şöyle bir cümlen vardı “ne mahallesi ben rezidansta oturuyorum”. Bu cümleyi duyduğumda aaaa bu Gülhan mı? diye kendime sordum. Hiç yakıştıramadım. Programın ilerleyen dakikalarında Bayülgen sorular soruyor boşlukları doldurmanı istiyordu. Bir hayalkırıklığı daha, hazır cevap olduğun izlenimi veriyordun. Programda tam anlamıyla sorulara cevap bile veremedin
Medya Kralı programını canlı izlemedim izleseydim eğer bunları daha önce yazardım. Pırıltılı camianızda samimi ve doğal olmak çok zor, ben artık böyle düşünüyorum. Rezidansta oturunca samimiyet, doğallık kalmıyor insan böyle bir varlık işte… Herneyse, kendine iyi bak… Hoşçakal…
Yarın Galatasaray yeni stadına geçiyor, yani bugün artık Ajax’la ilk maç, dua edin uğurlu olsun bu stad!
2. Nefret ettiğiniz kelime nedir?
“Mrb, Slm, Nbr, Cnm şeklinde yazılmış kelimeler”… Neden acaba?
3 harfli yazılanlara mı tav olursun anlamadım? Aşk, çöl, gam, fen, göz, dil, kan, far, bal, dal, kök, giz, dem, her, diş, kol, Nil… Bunlara da kıl mısın mesela?
Merhaba Gülhan abla 2008 yılından beri seni severek ve beğenerek izliyorum, umarım ekranlardan hiç eksik olmazsın. Sizinle tanışmayı gerçekten çok isterdim. Ben 18 yaşındayım ve öğrenciyim, buna rağmen tüm Galaksi programlarınızı kaçırmadan izledim, yayın hayatınız boyunca hep başarılı olmanızı dilerim…
MERHABA GÜLHAN HANIM. BEN SİZİN ÇOK BÜYÜK BİR HAYRANINIZIM, BU HAYRANLIK O KADAR İLERİ Kİ SİZE AŞIK OLDUM DESEM BİLE KENDİMİ İFADE EDEMEM. KEŞKE HERGÜN TV’DE PROGRAMINIZ OLSA DA HEP İZLESEM. AYNI BÖLÜMLERİ GÜNDE SAAT BAŞI TEKRAR EDİN HAYATTA KAÇIRMAM. BAŞARILARINIZIN DEVAMINI DİLERİM. NE OLURSUNUZ EKRANLARDAN KAYBOLMAYIN, SİZİ GÖRMEZSEM YAŞAYAMAM.
Süper bi program sunucusu! Allah neşenizi eksik etmesin. (Sıkı bi takipçinizim
)
Bazı insanlar enerji kaybı, cevap bile yok, nefes almak kadar doğal konuşmalar ama bazıları nefesini tutmak için elinden geleni yapıyor. Tüm kontrol manyaklarına sesleniyorum son nefesi vermeden önce dünyayı yaşamayı ve kontrol etmemeyi öneriyorum çünkü kontrol ettiğiniz herşey bir gün hayal olacak hatta hayallerimiz bile kontrol ediliyor ya neyse…
Acımasız tabiyatın istekleri ihtiyaçlarımıza, uyduruk hayallerimiz gerçeklere cesaretimiz el verdiğince dönüşüyorken bu ahmak tv gibi dünya ekranı da gecenin yarısından sonra garipleşip içe kapanıyor. Ve de acı çekmek bir asaletmiş gibi yalnızlığı arayan her küçük kalp mağlubiyetinin içinde yıkılıp siliniyor, kaderimiz bu.
Gülhan çok tatlısın ve programında çok başarılı, sıkı takipçinim senin!
Selam Gülhancığım, önceki hayatınla ilgili uzun bir yazı dizini olmuş. Sağ ol ki bunu bizlerle paylaştın, bu kadar yazmaya da bilirdin bu da bize gösterdiğin değeri gösteriyor zaten, soy isim adaşım. Seni ailece beğeniyoruz, Cumartesi gününe alındığı iyi olmuş profesyonelce birşey olmuş herkes için. Ben bu saatlerde evde durmazdım ama seyredeceğiz artık
5 ayda bir defa seyredebildim, zaten bu konuda üzgünüm benim hatam değil ama kanalın hatasıydı geç yayın yapıyorlardı sabah 5’de kalkıyoruz nasıl olsun di mi?
Kendine iyi bak.
Programda kapanışta çalan müziklerin adını yazar mısınız…